SÜMEYYE DİYARI

ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

HABER ARA


Gelişmiş Arama

NAMAZ VAKTİ

FACEBOOK SAYFAMIZ

İNSAN HAKLARININ KAYNAĞI İSLAMDIR

İNSAN HAKLARININ KAYNAĞI İSLAMDIR

Tarih 25 Şubat 2014, 15:30 Editör A.Kerim Melleş

İslam bir denizdir. Onun içerisinde Müslümanlar yaşarken, Müslüman gibi davranmayanların ve düşünmeyenlerin de hakkı vardır, İslâm onlara o hakkı vermiştir.

  Ülkemizde enteresan olaylar cereyan etmektedir. Kimi üzücü, kimi sevindirici bu olayları şöyle umumi olarak bir gözden geçirecek olursak, varacağımız netice çok menfi değildir. Müsbet neticeler ve sevindirici gelişmeler vardır. Menfîlerinin yanında müsbetleri daha fazladır. Yeter ki bizler, kendimize düşen vazifelerimizi yapalım. Fert fert acaba böyle günlerde nasıl bir tutum ve tavır olmamız lazım geldiğini tespit edelim.

  Biz bir defa ülkemizin birliğini, beraberliğini ve bütünlüğünü esas almaktayız. İçimizdeki farklı düşünce, farklı inanç, farklı anlayıştaki insanların hepsiyle barış içerisinden anlaşma içerisinde yaşamak istiyoruz. Diyelim ki, ülke halkının büyük çoğunluğu Müslüman. Fakat Müslüman olmayan veya Müslüman olduğu halde farklı düşünenler de vardır. Ve büyük ülke olmanın bu zaruri gereğidir. Hiçbir ülke yoktur ki, fertlerinin tümü Müslüman olsun, İslam dışı düşünceye sahip olmayan kimseleri bulunmasın. Bu Fatih Sultan Mehmed zamanında bile böyleydi, İslâm imparatorluğunun içinde de aynı şey vardı, bugün de olması normaldir.

  Müslümanlar kardeşimizdir, kucaklaşırız. Dindar olmayanlar da vatandaşımızdır, tokâlaşınz. Demek Müslümanlar kardeşimizdir, kucaklaşırız derken Müslüman olmayan, başka türlü düşünenler de vatandaşımızdır, tokalaşırız. Yani her iki halde de barış içerisinde, huzur içerisinde, birlik-beraberliğimizi muhafaza ederek yaşayabiliriz. Biz Müslümanların görüşü budur. Yani ülkemizde ne türlü duygu, düşünce ve inanç içinde olunursa olunsun biz huzur ve birlik içinde olmak istiyoruz. Çünkü bizim inandığımız Kur'ân-ı Kerim bizi ayrılıktan ve gayrılıktan men ediyor.

  Asr-ı saadete baktığımız zaman sahabelerin içinde de farklı düşünenler ve davrananlar vardı. Peygamberimiz (s.a.v.) hiçbir zaman o farklı düşünenleri, farklı davrananları hemen birinci plana çıkarıp parazit duygulardan temizleme yolunu tercih etmemiştir. Bunu bir denize benzetebiliriz. Deniz içerisinde yaşama hakkı sadece balıklara mahsus değildir. Denizde çoğunlukla balık bulunurken, orada ahtapot da yaşar, İstakoz da yaşar, daha başka şeyler de yaşar. Demek deniz olmanın vasfı, balığın yanında başka canlılara da barınma hakkı tanımaktır.

  Öyleyse İslam bir denizdir. Onun içerisinde Müslümanlar yaşarken, Müslüman gibi davranmayanların ve düşünmeyenlerin de hakkı vardır, İslâm onlara o hakkı vermiştir. Resulullah Efendimiz (s.a.v), münafıkları bildiği halde teşhir etmemiş, onları hep Müslümanların arasında muhafaza etmiş, hep irşatlarını esas almıştır. Resulullah Efendimiz (s.a.v) zamanında münafıklar yaşadığına göre ve onlarla idare edildiğine göre günümüzde de bizim gibi düşünmeyenler, bizim gibi inanmayanlar bulunabilir ve yaşayacaklardır. Bizim gibi düşünenleri, inananları kardeş kabul ettiğimiz gibi, bizim gibi düşünmeyenleri ve inanmayanları da vatandaş kabul ederiz.

  Bunu şunun için söylüyorum. Şimdi bizi kendi içimizde bölüp parçalamak isteyen dış güçler var. Bunların hedefi, kendi içimizde bölmek parçalamak ve bizi zayıf düşürdükten sonra kendi kültür emperyalizmlerini bize hakim kılıp bizi yönetmek, adeta şamar oğlanı haline getirmektir. Görüyoruz ki, şimdi bunlar Osmanlının devamı olan bizlere insan haklan dersi vermeye çalışıyorlar. Güya bize medeniyet dersi vermeye kalkıyorlar. Halbuki biz, inancımız itibariyle insan haklarının öncülüğünü yapmışızdır.

  Bizim inancımızda bir insanın müsaadesi olmadan bağından bir salkım üzüm koparamazsınız. Şayet koparmış ve yemişseniz -isterse muzaffer ordunun askeri olsun- o yediğin üzümün parasını oraya koyacaksın. Nitekim Osmanlıda bu gibi vakalar çok yaşanmıştır.

  İnsan haklan konusunda bir olay zikretmek istiyorum, bakınız Müslümanların insan haklan konusunda inançları, anlayışları savaş anında bile nasıldır? Batılılar, Müslümanların şu anlayışına bir baksınlar.

  Hz. Ebubekir'in (r.a.) karşısında savaşa gitmek üzere toplanmış bir cihad ordusu vardır. Bu ordu Suriye tarafına doğru gidecektir. Tabi giderken düşman topraklarına girilecek, birtakım düşman diyarlarından geçilecek. Geçerken düşmanın bağına bahçesine girileceği, davarına-sığırına, kızına-oğluna, malına-mülküne rastlanacağı için savaş şartlan içinde herşey olabilir. Ama bu İslamın anlayışına göre bir kayda, şarta tabidir.

  Hz. Ebubekir (r.a.) bu cihad ordusuna diyor ki: "Muhterem mücahidler, biraz sonra buradan duanız yapılacak ve cihad ordusu olarak düşman topraklarına doğru yola koyulacaksınız. Düşman topraklarına girince herşeyin size mubah olduğunu, herşeyi yapabileceğinizi sanmayınız.

  "Ey mücahidler, biliniz ki, girdiğiniz düşman topraklarında şu on madde sizi bağlar:

  1. Vardığınız düşman topraklarında ibadethanelere rastlarsanız, sakın o kiliselere ve içindeki din adamlarına dokunmayın.

 2. Yol boyunca giderken düşman çocuklarına rastlayabilirsiniz. Sakın bunlar düşman çocuklarıdır deyip de öldürmeye teşebbüs etmeyin.

  3. Çocuk gibi olan yaşlılara, ihtiyarlara da dokunmayasınız. Bu düşman babasıdır, düşman dedesidir, düşman adamıdır diye sakın ihtiyarlara da dokunmayın, onları öldürmeyin.

  4. Bu topraklarda kadınlara da rastlarsınız. Eğer savaşa iştirak etmiyor, sizinle savaşan ordunun içinde yer almıyorlarsa kadınlara da sakın dokunmayın.

  5. Düşman topraklarında meyveli ağaçlan da kesmeyesiniz. Gölgesinden istifade ediliyorsa, o ağacı da dokunmayın.

  6. Düşman topraklarında koyun, keçi, sığır sürülerine de rastlarsınız. Sakın onları da düşmanın malıdır diye telef etmeyin, kılıçtan geçirmeyin.

  7. Ganimet malı elinize geçtiği zaman, hemen onlara el koyup şahsınıza mal edinme diye bir duygu ve düşünceye kapılmayın.

  8. Yolda giderken sizinle savaşırken yaralanmış, yol kenarına düşmüş veya kendini tedavi etmeye çalışan yaralı düşmana da silah çekmeyin.

  9. Esir aldığınız düşman askerlerini de kılıçtan geçirmeyin. Elini kaldırıp teslim olan düşmana silah çekmeyin.

  10. Düşman topraklarında bunlar düşman kadınlarıdır diye zina fiiline sakın cüret etmeyin."

  Bundan 1400 sene önce İslamın koyduğu insan haklan ölçüleri bunlar. Bunlar barışta değil, savaştaki insan haklarıdır. Osmanlı vardığı yerlerde hep bu ölçüyü hakim kıldığı için kalıcı barışlar sağlamış ve yöre halkı Osmanlı geldikten sonra maruz kaldığı muameleden o kadar memnun olmuştur ki, artık bir daha eski haline dönmeyi asla istememiştir. Çünkü onlarda İslamî ölçüler hakimdi, onlar insan haklarını böyle anlıyorlardı.

  Ve biz o inancın mensuplarıyız, dolayısıyla bizde savaş meydanında dahi olsa düşmanın malına, namusuna, izzetine, haysiyetine, hukukuna saygı ve hürmet vardır. Batılıların bunu bize öğretmelerine hem imkân yok, hem de ihtiyaç yok. Onların çifte standartları gözlerimizin önündeyken.

  Bu inanç sadece Asr-ı Saadette veya Osmanlıda kalmış değildir. Günümüze doğru gelirken bizde bu inançlar devam etmiştir. Bediüzzaman Hazretleri Ruslarla savaşa doğru giderken arkadaşlarından biri mavzer atıyor ve otlayan bir ineği vuruyor. Bediüzzaman, "Kim vurdu bu ineği?" diyor, kimin vurduğunu ona gösteriyorlar. Ona diyor: "Neden vurdun bu ineği?" O da, "Ermenilerin ineği, boşver, ölsün" diyor. Bediüzzaman Hazretleri; "İşte bizi bu kurşun mağlup eder. Bu bir zulümdür, düşman malı dahi olsa zulüm yasaktır. Zalim insan başarı elde edemez. Ben aranızdan ayrılıyorum" diyerek gruptan ayrılıyor. Ve az ileride düşmanla küçük bir çatışmada ilk olarak o ineği öldüren adam ölüyor. Bediüzzaman diyor ki: "Tamam, aranızdan zalim gitti, ben şimdi size katılabilirin. Beraber savaşa gidebiliriz."

  Bediüzzaman Hazretlerinin bu tavrının benzerim Resulullah Hazretleri zamanında görüyoruz. Bediüzzaman bu ölçüyü zaten oradan almıştır. Peygamberimizin başında bulunduğu sahabe ordusu Şam'a doğru giderken, bir yerde konaklıyorlar. Efendimiz bu sırada ashabını şöyle bir gözden geçiriyor. Ve "Büyük bir ihtimalle geceyi burada geçiririz, fakat yarın sabah düşman şu tepenin arka tarafındadır, düşmanla karşılaşacağız. Haberiniz olsun ki, içinizde günah işleyen kimse varsa ayrılsın, düşmanla karşılaşırken içimizde bulunmasın. Onun yüzünden biz mağlup olabiliriz."

  Bunun üzerine bir adam grubun içinden ayrılıyor, öbür tarafa doğru gidiyor. Ashabtan biri arkasından yetişiyor, "Nereye gidiyorsun?" diye soruyor.

  Diyor ki: "Efendimiz içinizde günah işleyenler, haksızlık yapanlar orduyu terketsin, dedi. Ben de bir günah işledim, aranızdan ayrılayım ki sizin mağlubiyetinize sebep olmayayım."

  "Sen böyle şey yapmazdın, nasıl oldu?" diye tekrar soruyor o sahabi. Şöyle anlatıyor:

  "Ben arkanızdan yetişmek için koşa koşa gelirken, bir ara abdestim sıkıştı, çevreye baktım, kendime siper edecek yer bulamadım, şu duvardan içeriye atladım, düşmanın meyve veren bir ağacının altına tuvaletimi yaptım. Halbuki o ağacın da meyveleri vardı, o sırada meyveler de yere düşüyordu. Ben böylece, düşman ağacının altını kirlettim. Bu halden dolayı da kendimi günahkar kabul ediyorum. Gideyim ki sizin de mağlubiyetinize sebep olmayayım."

  İslam terbiyesini işte görüyorsunuz. Biz Müslümanlar bu terbiyeyi almışız. İnsan haklarım sadece siyasi hak olarak değil, dini inanç olarak kabul etmişiz. Dünyada bu hakkı kimse sormasa bile âhirette sorulacağını düşünmüşüz, öyle inanmışız, düşmanımızın ağacının altını kirletmeyi dahi günahkârlık olarak kabul etmişiz. Şimdi bu inançların hiçbirine sahip olmayan Batılılar kalkmışlar, bize insan hakları dersi veriyorlar. Bizler, mazide devlet-i aliyenin mensuplarıyız. Biz iki yüz elli milyon insanı, altı asır boyunca insan haklarına böyle riayet ettiğimiz için idare ettik.

  "Her taş kendi yerinde ağırdır" derler. Biz de kendi inancımızla, kendi kimliğimizle ağırız. Bir insan kendi yürüyüşünü bırakıp da başkasının yürüyüşünü taklide kalkarsa, başkası gibi yürüyemediği gibi kendi yürüyüşünü de unutur, ortada kalır. Biz kendi kimliğimizden çok memnunuz. Bizim kimliğimiz bize cihan devleti kurdurmuştur. Biz bu kimliğimizi bırakmak istemediğimiz halde bunu bize bıraktırmak istiyorlar. Çocuk sevgisi yerine köpek sevgisi başlamış, yaşlılar sokaklara atılmış, aile yıkılmış. Şimdi bu halleriyle diyorlar ki, gelin bizim gibi olun. Sizin neyiniz var ki, sizi örnek alalım. Eroininizi mi, içkinizi mi, uyuşturcunuzu mu, yıkılmış ailenizi mi, mahvolmuş namusunuzu mu, çifte standardınızı mı örnek alalım? Hayır, biz sizin gibi olmak istemiyoruz. Fakat sizi tümüyle de reddetmiyoruz. Sizin tekniğiniz, fenniniz, icatlarınız, insanlığa faydalı olan taraflarınız bizim beğendiğimiz taraflarımzdır. Bundan dolayı sizi tebrik ediyoruz. Böylesi faydalı şeylerinize evet, ama tefessüh etmiş zihniyetinize, bozulmuş ahlakınıza, çifte standardınıza, menfaate yönelik tavrınıza hayır diyoruz.

  Savaş meydanında dahi insan haklarını bizim dinimiz bizi bakın nasıl düşündürüyor? Savaşta en yüksek makam şehitlerindir. Bizim dinimiz bize savaşta bir şehitlik makamı göstermiştir. Bu şehitlik anlayışı içerisinde de insan hakları var. "Şehitlik en yüce makamdır, ama kul hakkı varsa o şehitlik makamına çıkamaz." İnsan hakları, orada da bahis mevzuudur. Bir insan şehit dahi olsa, insan haklarına saygısız davranmışsa, insan hakkını gasbetmişse o insanın hakkını ödemedikçe ahirette şehitlik muamelesi görmez.

  Yemame savaşında Sabit bin Gays şehit olmuştur. Herkes şehitlere kuyu dibinden minare başındaki insana bakıyor gibi bakıyordu. Çünkü şehitlerden sonra makam olarak sıddıklar ve peygamberler vardır. Fakat o gece Sabit bin Gays'ın arkadaşı onu rüyasında görür. "Ya. Sabit şehitlik makamın mübarek olsun" deyince, Sabit bin Gays, boynunu büker, mahzun bir şekilde, "Nerede o şehitlik?" der. "Niye, sen dün savaşta şehit olmadın mı?" der arkadaşı. Sabit, "Ben görünüşte şehit oldum ama, beni o makama henüz çıkarmadılar." "Neden?" "Üzerimde insan hakkı, kul hakkı vardı da onun için." "Peki öyleyse şimdi ne olacak, senin halin?" der arkadaşı.

  Sabit bin Gays der ki: "Ben sana şimdi vasiyet ediyorum. Sen benim arkadaşımsın. Benim atım filan çadırın yanında bağlıdır. Atımın gümüş işlemeli eyeri de hemen oradadır. Sen yarın sabah erkenden git, o çadırın yanındaki atımın eyerini atımın üzerine vur, atımın yularından, tut, ordu kumandanı Halid bin Velid'e götür. Bu atımı satsın, onun parasını al, üzerimde hakkı olan insanlara, falanlara benim borcumu öde. Öde ki, ben insan haklarından kurtulmuş olayım da şehitlik makamına yükseleyim."

  Sonra da der ki: "Sakın ha, bu bir rüyadır deyip de, önemsemezlik yapma." Ve arkadaşı sabah uyanır uyanmaz ilk olarak tarif ettiği çadırın yanına gider, bakar ki, gerçekten de çadınn yanında bir at bağlı, eyeri de hemen ileride. Atın eyerini vurur, atı da ordu kumandanına verir. At satılır ve bunun parasıyla dediği insanlara haklarını, borçlarını öder. O gece arkadaşını rüyasında yine görür. Arkadaşı ellerini açmış, kucaklamak üzere kendisine doğru koşuyor. Ve koşaraktan "Allah senden razı olsun, üzerimde kul hakkı vardı, atımı satıp o borçlarımı ödeyince ben de kul hakkından kurtuldum, kurtulunca da şimdi şehitlik makamına çıktım."

  Kitapta bu olay böyle anlatıldıktan sonra deniyor ki: "Bu, rüyada yapılan ilk vasiyettir. Açıktan yerine getirilmiştir."

  Şimdi bu örnekler bizim tarihimizde yaşanıyor ve biz bunu düşman topraklarında bile düşünüyor, şehit dahi olsa insan hakkı varsa o makama çıkılamaz diye telakki ediyoruz. Bizler bu inanç sahibiyken, böyle bir inanca sahip olmayanlar, sadece petrolü varsa bir ülkeye sahip çıkıp, petrolü yoksa o ülke halkının çoluk-çocuğunun ezilmesini, tepelenmesini geriden vicdanları titremeden seyreden şimdi kalkmışlar, bize insan haklan müdafiliğinde bulunuyorlar. Biz onlara diyoruz ki, size bu cesareti veren bizim kendi içimizdeki zayıflığımız, kendi içimizdeki birbirimize karşı tutarsızlığımız, kendi içimizdeki milli birlik ve beraberliğimizin zafiyete uğramasıdır. Şimdi kendi içimizde birlik beraberlik zamanıdır. Din kardeşlerimizle kucaklaşıyor, din kardeşimiz olmayanlarla vatandaş diyor tokalaşıyoruz, bir bütün olarak dostça, sevgiyle, birlik-beraberlik içinde yaşamak istiyoruz. Bozmak isteyenlere de fırsat vermemek istiyoruz. Ve yine geçmişte olduğu gibi dünyaya insan haklan örneğini vermek istiyoruz. Çünkü bu siyasi bir manevra değil, dini bir inançtır bizde. İnancımızın gereği olarak âdil davranırız. Siyasetin icabı olarak değil...


Kaynak: İslamı Yaşama Sanatı - Ahmet Şahin , Yeni Asya Yayınları
Hazırlayan: A.Kerim MELLEŞ | www.sumeyyediyari.com

Bu haber 2543 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

Ailede İslamı Yaşama Sanatı

  • SÜLEYMANİYE CAMİİ VE MEDENİYET ÖRNEKLERİMİZ
  • MİMAR SİNAN'IN ŞAHSINDA ALLAH RIZASI
  • ÖLÜLER ALEYHİNDE KONUŞMAYINIZ
  • ALEVİ-SÜNNİ MESELESİ
  • DİL YARASI KILIÇ YARASINDAN YAMANDIR
  • ORUÇ TUTMAYANIN HALİ VE FÂSK-I MÜTECAHİR
  • HAYATIMIZI HEDER Mİ EDİYORUZ?
  • ÖLÜMDEN NEDEN KORKARIZ?
  • SAKATLAR SAĞLAM DÜŞÜNMELİ
  • ANA RAHMİ - MEZAR BENZERLİĞİ
  • ZENGİNLİK DE BİR İMTİHANDIR
  • MANEVİ ÇEVRE KİRLENMESİ VE İNSAN
  • İLİM SAHİBİ GURURA KAPILIRSA NE OLUR?
  • KENDİNİ BÜYÜK GÖREN KÜÇÜLÜR
  • CUMA NAMAZI İZNİ
  • HERKES KENDİ HAYATINI YAŞAMAMALI
  • ALLAH BİZİM CENNETE GİTMEMİZİ İSTER
  • ALLAH KULUNA ZULMETMEZ
  • EN BÜYÜK ALLAH, BAŞKA BÜYÜK YOK
  • FELAKETLERİN EN BÜYÜĞÜ İMANSIZLIKTIR
  • MÜSLÜMAN AKILLI OLUR
  • HİCRET ASRINDAN GÜNÜMÜZE KOMŞU İLİŞKİLERİ
  • DİNDAR TOPLUM VE YARDIMLAŞMA DUYGUSU
  • GEÇİM SIKINTISI ŞAHSİYETİMİZİ ZEDELEMEMELİ
  • "İYİ Kİ SİZİ DİNLEDİM"
  • KADIN GİYİMİNDE KARGAŞA
  • HAYIRLI AİLE NASIL OLUR?
  • AİLE İÇİNDE DELİ VELİ ROLÜ
  • İSLAMI YAŞAMADA ÇOCUK - EBEVEYN DİYALOĞU
  • BUGÜNÜN TERBİYE SİSTEMİ
  • EN İYİ YATIRIM, İNSANA YATIRIMDIR
  • YARA YAPMADAN TEDAVİ ETMEK
  • HANIMIN KABAHATİ VE İBADETİ
  • TEPKİ MÜSLÜMANI DEĞİL, ETKİ MÜSLÜMANI OLMAK
  • İSLAMA HİZMET İNSANA HİZMETTİR
  • SÖYLEYENE BAKMA, DİNLEYENE BAK
  • TAKDİM
  • Sezai Karakoç'un Kurban Bayramı Konuşması 2 Eylül 201713 Eylül 2017

    GÜZEL SÖZ (RESİMLİ)


    RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu


    Altyapı: MyDesign Haber Sistemi